Brezilyalıları dürbünle izleyen kadın
5 Nisan'dan itibaren Brezilya'da yaşıyorum.
Keşke her şeyi o zamandan beri anlatmaya başlasaydım da ülke değiştirmemi böyle mal gibi bir cümleyle özetlemeseydim.
Önceleri her şey güzeldi tabii.. Ecnebilerin "Honeymoon" dediği aşamayı yaşıyor, kah içiyor, kah gülüyor, kah yeni şeyler keşfediyor, "Ayy her şey ne kadar da güzel, insanlar ne kadar da tatliiiş" diyordum. Kısa süren bu tatlı rüyadan, havanın da ufaktan soğumasıyla beraber uyanmaya başladım.
Kültür şokunda 2.aşama; yani depresyon, reddetme, çemkirme, yabancılaşma evresindeyim.
Otobüs bileti alma, yemek siparişi verme gibi konularda halen temel seviyedeyim. Yani gelebilecek ekstra sorularda gözüne ışık sıkılmış tavşan gibi kalıyorum. Özellikle sayılar kabusum... Bence bir dilde öğrenmesi en zor şey sayılar.. Rakamları zihnimde kelimelerle ilişkilendirmekte acaip zorlanıyorum. Ayrıca Portekizce irregular’lıkta sınır tanımayan bir dil. O yüzden üzerinde etiketi olmayan ya da menü dışında bir şey almaya çekiniyorum (çoğu zaman almıyorum). Çünkü “şu ne kadar?” diye sorduğumda karşımdaki bana “sesenshıseses” gibi bir şey söylüyor ve anlayamadığım için kendime ciddi gıcık oluyorum. Sonra abladan tutarı bir kağıda yazmasını rica ediyorum, yabancı olduğumu, az Portekizce bildiğimi söylüyorum, gülüşmeler ayy öyle mi demeler filan sonra iyice darlanıyorum (başta hoşuma gidiyordu). Ayrıca yabancı olduğum için her an kazıklanacakmışım hissi de var o yüzden mümkün mertebe az iletişim kurarak alien'lığımı çaktırmamaya çalışıyorum. (al işte, izole ettim mi kendimi?? tebrikler..)
Bankalar... Bundan sonra asla Türkiye'deki bankacılara laf söyletmem, kesinlikle acayip hızlı çalışıyorlar.. Brezilyalılar ise beklemekten adeta haz alıyorlar, gerçekten inanılmaz... Bankada herkes o kadar yavaş ki.. Sanki şube okyanus kenarında, tepeye dikilmiş bekçi (literally) bekleyenlere caipirinha ikram ediyor, fonda inceden çalan samba dalga seslerine karışıyor sanki... Kimsenin de şikayet ettiği yok, herkes için dünya durmuş ve o an bankada mevcut olmaktan çok memnunlar... ve 50 dakika sonra sıra bana geliyor.. Müşteri temsilcisi kadın o kadar uzun ve aralıksız ve aynı zamanda gevşek gevşek konuşuyor ki, araya girip eşime “ne diyo?” diye sormama fırsat yok. Tenis maçı izler gibi konuşmalarını dinliyorum, arada "ha evet bu kelimeyi anladım tamam, hesaplarımdan bahsediyolar, hıhı..." diyebiliyorum anca.. Aralarındaki yaklaşık 20 dk’lık konuşma bitince, eşimden bana da anlatmasını isteyince de “pek bişey demedi, bekliycekmişiz..” gibi bir çeviriyle karşılaşıyorum...
Kendimle ilgili olan bir konuyu, dahil olamadan bir yabancı gibi izlemek ve asla tam olarak anlayamamak kadar can sıkıcı bir şey olamaz.. ve bir gün Türkiye’deki bankaları ve de bürokrasiyi arayacağımı söyleselerdi onlarla oldukça küfürlü ve de alaycı konuşur, gerekirse rencide ederdim...
Otobüsler... Buradaki şoförler Türkiye’de olsa çoktan temiz bi' dayak yemişlerdi... “Yavaş ulan, hayvan mı taşıyosun it!?” diye girişmişti millet, ki iyi de ederlerdi bence!!.. Bak bu yaşa gelmişim, onca spor yapmışım, gayet çevik sayılırım... Korkumdan bilet parasını hiç para üzeri almayacak şekilde ayarlayıp çantama o daracık döner geçitten (niye varsa o geçit!!) geçecek şekilde sarılıp belimi sakatlamadan, diskleri kaydırmadan nasıl oturabilirim planı yapıyorum her seferinde.. N'olur yavaş kullanın şu otobüsleri.. Bak yaşlısı var hastası var, lütfen... Portekizcem henüz o seviyede değil, biraz daha pekiştiriyim hemen çemkiricem az kaldı..
Ve yemekler... Lütfen bu kadar çok yemeyin, n'olur yalvarıyorum... :( Neden her şeye bu kadar çok tuz koyuyorsunuz?? Ananem “ağı gibi” derdi, işte aynen öyle her şey.. Neden tostum ben istemeden vıcık vıcık yağlı ve içi mayonez dolu geliyor? Neden kahveler default şekerli, niçin..? Sıkma portakal suyuna –ya da herhangi bir meyve suyuna- neden bana sormadan şeker koyuyorsunuz? Neden pizzanın üzerinde dört yüz gram eritme peyniri var? Ve neden bu da yetmiyormuş gibi yerken bir de üzerinden zeytinyağı gezdiriyorsunuz? Neden tabağımda pilavdan bir dağ var? Neden zaten aşırı tatlı olan bir pastanın üzerinden iki tur saf condensed milk geçiriyorsunuz?
Keşke deniz börülcesi olsa... gerçekten.. yanına kaşık salata, bi dilim peynir bi de köpoğlu eşliğinde bi kadeh rakı içsem.. sonra üstüne erik, kiraz falan yesem bi de üstüne köpüklü bi türk kahvesi... yemeklerin bu kadar önemli olacağını hiç düşünmemiştim. Yoğurt konusunu hiç açmak istemiyorum, sonra gözlerim doluyor.. (evet!)
Ben bir alien’ım! Ya da hayır ya, etrafımdaki herkes alien...
Günlük hayatta artık sizin için otomatikleşmiş olan en basit şeyleri yapamaz hale geldiğiniz zamanki çaresizlik ve sonrasında gelen endişe hali... Biliyorum ki bu aşama da geçicek, ama anladım ki öyle artistlik yapmamak lazımmış, "Bana bi' şey olmaz yaa, adapte olurum ben hemen" dememek lazımmış.
Ha hiç mi güzel şey yok? Olmaz mı, yoksa niye dünyanın öbür ucuna geleyim? (niye?!) Ama şu an 2.evre batağındayım, iyi şeylerin hiç birini göremiyorum.. Görmeye başlayınca onları da anlatırım...
Kültür şoku is a bitch!
Keşke her şeyi o zamandan beri anlatmaya başlasaydım da ülke değiştirmemi böyle mal gibi bir cümleyle özetlemeseydim.
Önceleri her şey güzeldi tabii.. Ecnebilerin "Honeymoon" dediği aşamayı yaşıyor, kah içiyor, kah gülüyor, kah yeni şeyler keşfediyor, "Ayy her şey ne kadar da güzel, insanlar ne kadar da tatliiiş" diyordum. Kısa süren bu tatlı rüyadan, havanın da ufaktan soğumasıyla beraber uyanmaya başladım.
Kültür şokunda 2.aşama; yani depresyon, reddetme, çemkirme, yabancılaşma evresindeyim.
Otobüs bileti alma, yemek siparişi verme gibi konularda halen temel seviyedeyim. Yani gelebilecek ekstra sorularda gözüne ışık sıkılmış tavşan gibi kalıyorum. Özellikle sayılar kabusum... Bence bir dilde öğrenmesi en zor şey sayılar.. Rakamları zihnimde kelimelerle ilişkilendirmekte acaip zorlanıyorum. Ayrıca Portekizce irregular’lıkta sınır tanımayan bir dil. O yüzden üzerinde etiketi olmayan ya da menü dışında bir şey almaya çekiniyorum (çoğu zaman almıyorum). Çünkü “şu ne kadar?” diye sorduğumda karşımdaki bana “sesenshıseses” gibi bir şey söylüyor ve anlayamadığım için kendime ciddi gıcık oluyorum. Sonra abladan tutarı bir kağıda yazmasını rica ediyorum, yabancı olduğumu, az Portekizce bildiğimi söylüyorum, gülüşmeler ayy öyle mi demeler filan sonra iyice darlanıyorum (başta hoşuma gidiyordu). Ayrıca yabancı olduğum için her an kazıklanacakmışım hissi de var o yüzden mümkün mertebe az iletişim kurarak alien'lığımı çaktırmamaya çalışıyorum. (al işte, izole ettim mi kendimi?? tebrikler..)
Bankalar... Bundan sonra asla Türkiye'deki bankacılara laf söyletmem, kesinlikle acayip hızlı çalışıyorlar.. Brezilyalılar ise beklemekten adeta haz alıyorlar, gerçekten inanılmaz... Bankada herkes o kadar yavaş ki.. Sanki şube okyanus kenarında, tepeye dikilmiş bekçi (literally) bekleyenlere caipirinha ikram ediyor, fonda inceden çalan samba dalga seslerine karışıyor sanki... Kimsenin de şikayet ettiği yok, herkes için dünya durmuş ve o an bankada mevcut olmaktan çok memnunlar... ve 50 dakika sonra sıra bana geliyor.. Müşteri temsilcisi kadın o kadar uzun ve aralıksız ve aynı zamanda gevşek gevşek konuşuyor ki, araya girip eşime “ne diyo?” diye sormama fırsat yok. Tenis maçı izler gibi konuşmalarını dinliyorum, arada "ha evet bu kelimeyi anladım tamam, hesaplarımdan bahsediyolar, hıhı..." diyebiliyorum anca.. Aralarındaki yaklaşık 20 dk’lık konuşma bitince, eşimden bana da anlatmasını isteyince de “pek bişey demedi, bekliycekmişiz..” gibi bir çeviriyle karşılaşıyorum...
Kendimle ilgili olan bir konuyu, dahil olamadan bir yabancı gibi izlemek ve asla tam olarak anlayamamak kadar can sıkıcı bir şey olamaz.. ve bir gün Türkiye’deki bankaları ve de bürokrasiyi arayacağımı söyleselerdi onlarla oldukça küfürlü ve de alaycı konuşur, gerekirse rencide ederdim...
Otobüsler... Buradaki şoförler Türkiye’de olsa çoktan temiz bi' dayak yemişlerdi... “Yavaş ulan, hayvan mı taşıyosun it!?” diye girişmişti millet, ki iyi de ederlerdi bence!!.. Bak bu yaşa gelmişim, onca spor yapmışım, gayet çevik sayılırım... Korkumdan bilet parasını hiç para üzeri almayacak şekilde ayarlayıp çantama o daracık döner geçitten (niye varsa o geçit!!) geçecek şekilde sarılıp belimi sakatlamadan, diskleri kaydırmadan nasıl oturabilirim planı yapıyorum her seferinde.. N'olur yavaş kullanın şu otobüsleri.. Bak yaşlısı var hastası var, lütfen... Portekizcem henüz o seviyede değil, biraz daha pekiştiriyim hemen çemkiricem az kaldı..
Ve yemekler... Lütfen bu kadar çok yemeyin, n'olur yalvarıyorum... :( Neden her şeye bu kadar çok tuz koyuyorsunuz?? Ananem “ağı gibi” derdi, işte aynen öyle her şey.. Neden tostum ben istemeden vıcık vıcık yağlı ve içi mayonez dolu geliyor? Neden kahveler default şekerli, niçin..? Sıkma portakal suyuna –ya da herhangi bir meyve suyuna- neden bana sormadan şeker koyuyorsunuz? Neden pizzanın üzerinde dört yüz gram eritme peyniri var? Ve neden bu da yetmiyormuş gibi yerken bir de üzerinden zeytinyağı gezdiriyorsunuz? Neden tabağımda pilavdan bir dağ var? Neden zaten aşırı tatlı olan bir pastanın üzerinden iki tur saf condensed milk geçiriyorsunuz?
Keşke deniz börülcesi olsa... gerçekten.. yanına kaşık salata, bi dilim peynir bi de köpoğlu eşliğinde bi kadeh rakı içsem.. sonra üstüne erik, kiraz falan yesem bi de üstüne köpüklü bi türk kahvesi... yemeklerin bu kadar önemli olacağını hiç düşünmemiştim. Yoğurt konusunu hiç açmak istemiyorum, sonra gözlerim doluyor.. (evet!)
Ben bir alien’ım! Ya da hayır ya, etrafımdaki herkes alien...
Günlük hayatta artık sizin için otomatikleşmiş olan en basit şeyleri yapamaz hale geldiğiniz zamanki çaresizlik ve sonrasında gelen endişe hali... Biliyorum ki bu aşama da geçicek, ama anladım ki öyle artistlik yapmamak lazımmış, "Bana bi' şey olmaz yaa, adapte olurum ben hemen" dememek lazımmış.
Ha hiç mi güzel şey yok? Olmaz mı, yoksa niye dünyanın öbür ucuna geleyim? (niye?!) Ama şu an 2.evre batağındayım, iyi şeylerin hiç birini göremiyorum.. Görmeye başlayınca onları da anlatırım...
Kültür şoku is a bitch!
Brezilyalıları dürbünle izleyen kadın


Yorumlar
Yorum Gönder